Kayıp Ruhlar Evlerinin balkonundan aşağı bakarken yine dalıp gitmişti küçük Alara. O güzelim bukle bukle kumral saçları ve çağla rengi gözleriyle durum değerlendirmesi yapıyordu. Henüz on iki yaşında olmasına rağmen denemediği şey kalmamıştı. İçindeki o uçsuz bucaksız deliği kapatacak bir uğraş bulamıyordu. Tenis, yüzme, tiyatro, bale vb. ne varsa yapmıştı. Çok çalışmamasına rağmen neredeyse her şeye kabiliyeti vardı. Yine de çok üzgündü. O içindeki uçsuz bucaksız deliği kapatamaması resmen içini kemiriyordu. Bu yüzden giderek içine kapanıyor, kimse ile konuşamıyordu. Ona da sadece düşünmek kalıyordu. Bu böyle devam etti, ta ki on dördüncü yaş günü akşamına kadar. Her zamanki gibi başarılı; ama mutsuz geçen bir günün ardından yatağında uyumuş yeni rüyalara yelken açmıştı. Denize girmiş olduğu bir rüyayı görüyordu; ta ki rüyası küt diye kesilene kadar. Birden bir boşluktaydı. Her yere koyu bir mor hâkimdi. Bir dairenin içinde oturur vaziyette idi. İçindeki her hücresi düşünsün diye resmen ona bağırıyordu. Ne olursa olsun, sanki sadece düşünmesini istiyorlardı. O da öyle yaptı. Düşünmek sanki içindeki bütün sinirin akıp gitmesini sağlıyordu. Rahatlıyordu, giderek mutlu oluyordu. Ama nedenini bilmiyordu.
Böyle günler birbirini kovalıyordu. Giderek daha pozitif biri oluyordu. Bütün sinirini stresini başkalarından çıkarmasına gerek kalmıyordu. Rüyası her işini görüyor Alara her yeni güne dinç başlıyordu. Ama o boşluk hala duruyordu. Artık eskisi kadar acı vermese de “Ben buradayım!” diyordu. Ah keşke bir çare bulabilseydi de, bu delikten kurtulsaydı.
Yine aynı rüyayı görürken başını kaldırdı ve ne görsün, etrafında nokta kadar değişik renklerde daireler vardı. İlk başta hayal gördüğünü sandı. Fakat birkaç günün ardından, o dairelerin büyümesiyle onların da içlerinde insanlar olduğunu gördü. Onlar da oturmuş düşünüyorlardı besbelli. Birden boşluğun ortasında bir adam belirdi. Görünüşünden bilgelik akıyordu. Yerlere kadar uzanan beyaz saçları ve mavi gözleri vardı. Onun gelmesiyle herkes başını kaldırmış, bütün gözler ona odaklanmıştı.
Adam söze başladı: “ Kayıp Ruhlar! Hoş geldiniz! Burası Ölüm Sessizliği Meydanı’dır. Buraya getirilmenizde bir amaç vardı. Hepiniz apayrı bir boyuttaki bir yaşam merkezinin ilk canlıları olacaksınız. O zaman ( Alara’ya baktı) içinizdeki o boşluğu kapatmak için bol bol vaktiniz olacak; ama önce oraya gitmeyi başarabilmek için gerekli olan tılsımı bulmanız gerekiyor. Onu bulmanız için gereken ilk ipucu zamanın başından beri biliniyor bilinmesine; ama çözebilen daha olmadı. Sizin göreviniz bu ipucunu ve diğer ipuçlarını çözmek. Bu görevi başarabilmeniz için hepiniz başkalarında olmayan çok özel yeteneklerle donatıldınız; ama yaşadığınız çevre nedeniyle yeteneklerinizi sadece yaşadığınız çevreye göre kalıplaştırmış ve bileyememişsiniz.
İşte ipucu: “’Özgüveninin en çok olduğu yerde, görebildiğin kimliğinin arkasına bak.’ Bu ipucunu çözerken özel güçlerinizden yararlanın.” Son üç kelime uzayıp en sonunda kayboldu. Alara da uyandı.
Bu rüyadan sonrakiler normaldi. Ama Alara’nın aklı ne delikte ne de rüyadaydı, o sadece ipucunu çözmekle uğraşıyordu. Maalesef bir türlü bulamıyordu. Acaba nerede özgüveni daha çoktu? Okulda olamazdı; çünkü orada kendini hep ezik hissederdi. Evde de olamazdı… E o zaman nerede? Hep burada takılıp kalıyordu.
Herhalde kendine çok yüklenmesinden olacak; ki bir gün okulda bayılmıştı. Arkadaşları onu hastaneye götürdüler. Doktor bayılmasına bir anlam veremedi. O da, “Çok stres altında.” deyip onu taburcu etti. Ama bu bayılma bir kere ile kalmadı. Bundan sonra sık sık bayıldı. Her seferinde bir öncekine göre daha uzun baygın kalıyordu. İlk başta Alara bayıldığı zamanla ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu; ama sonra bir resim görmeye başladı. Bir odadaydı hep. Bu oda onun her zaman istediği bir yer gibiydi. Küçüklüğünden beri değer verdiği her şey buradaydı: kaybettiği oyuncakları, uğurları, sevdiği koltuğu, ona hep sevgiyi hatırlatan o aile fotoğrafları, günlüğü ve daha bir sürü şey. Ama bir şey dikkatini çekiyordu: küçük bir sandık. Hiç böyle bir şeyi olduğunu hatırlamıyordu. Ama maalesef bunu kurcalayacak vakti olmuyordu. Çünkü en fazla bir adım atabiliyor, sonra uyanıyordu.
Alara’nın ailesi çok endişeleniyor, onu doktor doktor gezdiriyordu. Doktorlar sadece bilinçaltına kayma diyorlardı. Önemli olmadığını, kızlarının sadece kendine çok yüklendiğini söylüyorlardı.
Alaralar bir gün yüzmeye denize gittiler. Alara yüzüp denizin ortasında bulunan dubaya geldi. Balıklama atladı tam denize girerken bayıldı. Su o anda gözünün önünden baloncuklar halinde geçti. Sanki denizin dibindeki bir ışığa yol alıyordu ve o noktaya vardı. Ama vardığı yer denizin dibi değildi yine o odaydı. Bir adım attı, bir tane daha derken sandığa vardı. Sandığın kapağını açtı. İçinden çerçeveli bir ayna çıktı. Aynaya bakınca kendini gördü. Sonra ipucu aklına geldi. Özgüveninin en fazla olduğu yer diyordu. Tabi ya, her insan bilinçaltındayken kendine daha çok güvenir. Ayna da, görebildiği kimliği olsa gerek. Bu inançla aynayı ters çevirdi ama hayır orada hiçbir şey yoktu. Bir Dakika durdu ve anladı. Ayna bir çerçeve içinde duruyordu. Çerçeveden aynayı çıkardı. İçinden bir kâğıt düştü. Onu aldı ve uyandı. Etrafına baktı. Denizin kıyısında duruyordu. Etrafında bir sürü insan vardı. Eline baktı, kâğıt hala oradaydı. Kimse görmeden onu okuması mümkün olmadığından mayosuna soktu ve eve gitmeyi bekledi.
Eve gidince kâğıdı açtı ve okumaya başladı. Şöyle yazıyordu: “Kutlarım ey büyük insan, birinci şifremi çözdün ve onuncu boyutun Geist Gezegeni’ne gidişin ilk adımını attın. Ama daha önünde iki adım var: İşte ikinci ipucun ‘Bazen düşünceler kelimeleri saklar.’ İyi şanslar!”Alara kâğıdı okuduktan sonra kâğıt kayboldu.
Bundan sonraki günler bilmeceyi düşünüp durdu. Bazen düşünceler kelimeleri saklar ne olabilirdi? Pek bir ilerleme kaydedememişti henüz. Ama işine yarayacak bir şey keşfetmişti. İlk başta bir duyguyu baskın olarak yaşadığı zaman kendini bilinçaltındaki odasında bulabiliyordu. Ama zamanla böyle yapmaya ihtiyaç duymadan odaya gidebilmenin sırrını çözdü. Oda hakkında çok düşünürse oraya gidebiliyordu. Çünkü oda zaten düşüncelerinden yaratılmıştı.
Bu arada birinci ipucunu çözdüğünü bütün kayıp ruhlar duymuştu. Onlarla haberleşmenin yolunun bulunması çok zor olmuştu. Çünkü orada sadece o adam yani bilgin, sesini çıkartabiliyordu. Diğerlerinin sesi duyulmuyordu. Bu duruma çözüm bulan kişi, kahverengi saçlı kısa bir çocuktu. Kürelerin duvarlarına nefes verip üzerine yazmayı keşfetti. Fakat bu ortamda sadece Türkler yoktu; her milletten kişi vardı. Ama yine de iki Türk bulabildi. Onlar hala birinci ipucunu çözememişti. Alara bazen onlara anlatmayı denemiş; ama anlamamışlardı. Bunun sebebi Alara’nın da nasıl yaptığını bilmemesiydi; çünkü her şey şans eseri olmuştu.
Alara yine bir gün odada iken küçük sandığı eline alıp incelemeye başladı. Birden sandık elinden kayıp yere düştü. Sandığın arkasından bir incecik bölme açıldı. İçinde bir cam vardı. Camın diğer tarafında kapkaranlık, morumsu bir boşluk vardı. Kız düşündü ama bir anlam veremedi. Camın üstünde ‘İdea’ yazıyordu. Alara’nın İngilizcesi çok iyiydi. İdea’nın düşünce demek olduğunu biliyordu. İpucu aklına geldi. “Bazen düşünceler kelimeleri saklar.” O anda kafasına dank etti. Cam, İdea, nefesle yazı yöntemi… Hepsini birleştirince ikinci ipucu da tamam oluyordu. Camı kafasına yaklaştırdı ve nefes verdi. Harfler belirmeye başladı. Üçüncü ipucu da doğuyordu. Şöyle yazıyordu: “Kutlarım seni ikinci ipucunu da çözdün! Ama şimdi sıra en zorunda, işte üçüncü ipucun: ‘Bazen boşluk sadece bir geçiştir. Düşüncelerin yansıtıcısı yol gösterenin olsun.’ İyi şanslar!”
Bundan sonra Alara bu ipucu üzerinde çok zaman harcadı. Ama pek ilerleyemiyordu. Ne yapmalıydı? Her gece uyumadan önce penceresinin kenarına oturup uzaya bakıp bunu düşünüyordu. O, Geist Gezegeni’ne gitmeyi çok istiyordu. Önünde uzanan yol gibi uzaya bakmak, gitmekten kesinlikle daha kolaydı.
Günler birbirini kovaladı. Ama bir değişiklik yoktu. Hala aynı çıkmazın içindeydi. Küredeki arkadaşlarından bir kısmı da onun gibi çıkmazdaydı. Kimi birinciyi çözmüş ama ikinciden hiçbir şey anlamamış; kimi de ikinciyi çözme yoluna çok yaklaşmış; ama hala çözememişti. Alara buna çok üzülüyordu; çünkü ipuçlarını kimse ile paylaşamıyor ya da kafa kafaya verip birlikte çalışamıyordu. O ikinci ipucunu çözen yegâne kişi idi.
Alara düşünce odasındaki yumuşak koltuğuna oturmuş tavanı seyrediyordu. Tavan uzaya açılıyordu. Oradan yıldızları seyretmekle geceleyin terastan yıldızları seyretmenin hiçbir farkı yoktu. Yıldızlar önünde yol gibi seriliyordu. O anda aklına bir şey geldi. Nasıl olur da anlayamamıştı?
Aslında uzay, boşluğun bir diğer adı idi. Yıldızlar da boşuna yol gibi duruyor olamazdı. Onlar resmen ona geçidi hatırlatmaya çalışıyorlardı. Evet, ipucunun birinci bölümünü çözmüştü. Ama hala ikinci bölüm duruyordu ve birinci bölüm o olmadan hiçbir işe yaramazdı.
Düşündü, taşındı durdu. İlk iki ipucunu çözmesinde işe yaradığı için, belki üçüncüsünde de bir işe yarar umudu ile küçük sandığı aldı. İçini açtı. Her zamanki gibi içinde ayna duruyordu. Onu içinden alıp kenara koydu. Birkaç kez tak tak vurdu, sandığın tabanına ve duvarlarına. Bir yerinden bir peri çıkar da yol gösterir umuduyla. Oysaki hiçkimse çıkmadı. Ne bir işaret ne de bir ipucu. Sandığı ters çevirdi ve küçük gözünü açtı cam yine orada duruyordu, o koca boşlukla birlikte. Boşluğun içine baktı kafasını çevirip bir de aynaya baktı. Sonra birinci bölümü düşündü.
Olan oldu, nasıl da birinci ipucunu yanlış yorumlamıştı. Ne boşluk uzaydı ne de geçit yıldızların göstermesi ile oluşuyordu. Boşluk camın arkasında bulunan boşluktu. ‘Düşüncelerin yansımasına’ gelince, düşünce yine camdı ve yansıma ise yansıma cihazı olan ayna idi. Düşündü, ayna ile cam yol göstereni olması gerek. Peki neden yolun kendisi olmasın ki! Denemekten zarar gelme, diyerek cam ile ayna karşı karşıya gelecek şekilde koydu. Camın içindeki boşlukta bir kıvılcım çaktı ve bir ışık huzmesi camdan aynaya çarptı oradan bir zikzak çizerek tekrar cama çarptı. İki ışının kesiştiği noktada bir şekil büyümeye başladı. On beş santim boyuna gelince durdu ve ne olduğu anlaşıldı. Bu bir kapı idi. Önünde aniden bir ‘Pop!’ sesi ile bilgin belirdi.
Alara hayretler içerisinde ona bakmayı sürdürdü. Böyle bir şey beklemiyordu. Bilgin konuşmaya başladı. Dedi ki: “ Kutluyorum seni Alara! Allah’ın en çok özene bezene yarattığı kulu. Kayıp Ruhlar’ın en bilgini, ipuçlarının üçünü de çözdün. Artık Geist Gezegeni’ne gitmeyi hak ettin. Geist, ruh demek ve başlıca senin ruhun. “ Alara sözünü kesti ve: “ Hiçbir şey anlamıyorum.” dedi. Bilgin sözüne devam etti. “Geist Kayıp Ruhlar’ın ruhlarının parçalarından meydana gelmiştir. Dediğim gibi en çok seninkini içerir. İçindeki o deliğin sebebi de budur. Sizin Kayıp Ruhlar olmanızın bir nedeni var. Siz Geist olmadan hep bir parçası eksik yapbozlar gibisiniz ve Geist’siz hiçbir zaman mutlu olmazsınız. Sen bu gece oraya gidebileceksin. Bu anahtarı(Cebinden tılsım şeklinde bir anahtar çıkarıp Alara’ya verdi.)ben gittikten sonra kapı büyüyünce kilidine sok, üç kere sola ve bir kere sağa çevirerek bırak. “
Bunları söyledikten sonra bilgin yok oldu ve kapı büyümeye başladı. Ta ki Alara’nın boyuna gelene kadar. Büyümesi durunca Alara denileni yaptı. Kapı ardına kadar açıldı. Kapıya doğru bir adım attı. Kendini yeni bir dünyada buldu. İçindeki delik aniden kapandı ve mutlulukla dolup taştı. O anki coşku ile bir çığlık attı. Bu çığlık buradaki yaşamının başlangıcı oldu.
|